![]()
![]()
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Peygamber efendimiz üzerine salavat okumak:
“Ey iman edenler Allâh’ın peygamberi üzerine salavat getirin ve tam bir teslimiyet ile selam verin.”[1]âyet-i kerimesinde emr olunduğu için her müslümanın bu emir ile amel etmesi için ömründe bir kere Peygamber efendimize salavat-ı şerife okuması bil ittifak farzdır. Bu âyeti kerime hicretin ikinci yılı şaban ayında nazil olmuştur. Peygamber efendimizin kendisine salavat getirmesi vacib değildir denilmiştir. İmam-ı Tahavi ile Kerhî her anıldıkça anan ve dinleyen üzerine salavat okumanın vacip olup olmadığın da ihtilaf etmişlerdir. Tahavi’ye göre muhtar olan peygamber efendimizin ismi her anıldıkca salavatın tekrar tekrar söylenmesi vacip olmasıdır. Esah kavle göre bir mecliste tekrar edilmiş olsa bile. Vacibin tekrarı, emir tekrarı iktiza ettiği için değil vucup tekrar eden sebebe bağlandığı içindir. O sebepte Rasulüllah (sav) efendimizin isminin tekrar edilmesidir. Binaen aleyh zikir tekrar ettikçe salavatın vucubu da tekrar eder. Terkedilirse borç olarak kalır ve kaza edilir. Çünkü teşmit (aksırana yerhamükellah demek) gibi oda kul hakkıdır. Allâh-ü teâlâyı zikir böyle değildir. [2] Lakin ulama salavatın ibadet olduğunu söylemişlerdir. İbadet ise kul hakkı olmaz.[3] Mezhep tekrarın mustehap olmasıdır.[4] (Yani her ne kadar Tahavi Peygamber efendimizin ismi her zikir edildiğinde salavat okumak vacip olur demiş ise de) bir meclisde ki tekrarlarda vücüp tedahül eder (iç içe girer). Fetva buna göredir. Mezhebin mutemet kavli ise Tahavi’nin kavlidir. Bâkâni, Halebi ve başkasının sahih gördüğü şeye tabi olmak için böyle zikretti. Hadis-i şeriflerde Peygamber zikr olunduğu zaman salavat-ı şerife okumayanın burnu yerde
de Tahavi’nin kavlini tercih etmiş ve şöyle demiştir “Binaenaleyh salât ömürde bir defa farz, her zikir edildikçe sahih kavle göre vacip, tüccarın malını açarken yaptığı gibi olursa haram, namazda sünnet ve mümkün olan her vakitte müstehap. Namazın son teşehhüdünden maada her yerinde mekruhtur.[5] Namazın son oturuşunda salavat getirmek mutlak surette sünnet olduğu gibi sünnet-i gayri müekkedelerin ilk oturuşunda dahi sünnettir.[6] Cenaze namazında da böyledir. Mani bulunmamak şartıyla her zaman salevât okumak müstehaptır. Ulema salevâtı şerife okumanın müstehap olduğu yerleri şöyle beyan etmişlerdir : Cuma günü ile Cuma gecesi, Cumartesi, Pazar ve Perşembe günleridir. Bu üç gün hakkında hadis-i şerif vardır. Sabah akşam mescide girerken, çıkarken, Peygamberimizin kabrini ziyaret ederken, Safa ile Merve’de, Cuma hutbesi ile sair hutbelerde müezzine icabet ettikten hemen sonra, ikamet edilirken, duanın başında ortasında sonunda, kunut duasından sonra, telbiyeyi bitirdikten sonra, bir yere toplanırken ve dağılırken, abdest alırken, kulak çınlarken, bir şey unutulduğu vakit, vaaz ve ilim neşr ederken, hadis-i şerif okumaya başlarken ve bitirirken, sual ve fetva yazarken salevât getirmek mustehap olduğu gibi her musannıfın, her hoca ve talebenin, hatibin, kız isteyenin, evlenenin, evlendirenin salavat getirmesi de mustehaptır.[7] Müekket sünnetlerin yani öğlenin farzından evvel, Cuma’nın farzından evvel ve sonra kılınan dört rek’atli namazların ilk oturuşunda salavat okunmaz, mekruhtur. Diğer bütün dört rekatlı nafile namazların ilk oturuşunda da aynen son oturuşu gibi salevat sünnettir. Üçüncü rek’ata kalkınca da sübhaneke ve euzu okunur.[8]
Yedi yerde Peygamber efendimize salevatı şerife okumak mekruhtur :
Cima halinde, defi hacet anında, satılan malın meşhur olması, hata ve şaşmak anında hayvan kesmek ve aksırma anındadır. Son üçünde ihtilaf vardır. Şira sahibi “Bize göre üç yerde mekruh olduğunu söylemiş ve aksırırken, hayvan keserken ve bir şeye şaştığı zaman salavat getirilmez” demiştir. Ben derim ki “Kur’an-ı Kerim veya hutbede Peygamber (sav) efendimizin ismi işitmek dahi istisna edilir (yani mekruh olur) çünkü bunlarda susularak dinlemek vaciptir. Fetavilhindiye’nin kerahet bahsinde (s.314) “Bir kimse Kur’an-ı kerim okurken peygamber (sav) efendimizin ismini işitse salavat getirmesi vacip olmaz. Fakat okumayı bitirdikten sonra salavat getirirse iyi olur.” denilmektedir.[9] Salat yerine Peygamberimiz üzerine selâm okumak yeterli olur.[10] Peygamber (sav) efendimizden başkası üzerine münferiden yani tek olarak salavat okumak mekruhtur. Mesela “Allahumme salli ala fülanin” demek gibi. Şayet peygamberimizin alini ve ashabını zikrettikten sonra bir başkasını da zikredip cümlesine birden salat okusa caiz olur. Fetavilkazihan’da da böyledir.
Allah’ü Teala’nın ismini defalarca işitmiş olsa (veya kendisi söylese) her işittiğinde “sübhanellah, tebarekellah” (veya benzerleriyle) tazimde bulunması vacip olur. Hizanetülfetava’da da böyledir.
Sahabe (ra) zikredildiği zaman “radiyellahü anhüm” demek vacip olmaz kınye’de de böyledir.
Nakali’den “Kur’an-ı Kerim okumak mı yoksa peygamber efendimize ve âl ve eshabına salat okumak mı efdal” diye soruldu. O da şu cevabı verdi. “İçinde namaz kılınmayan vakitlerde (güneş doğarken, batarken ve öğleden 15-20 dakika evvelinden öğlene kadar olan vakit) Peygamber efendimize salevat okumak, dua ve tesbih ile meşgul olmak kıraatten evlâdır. Selef-i salihin bu zamanlarda Kur’anı Kerim okumayıp tesbihte bulunurlardı.”[11]
İçlerinde Ebu’l Abbas Müberrid ile Ebu Bekir İbnü’l Arabi’nin de bulunduğu bir cemaate göre muhtar olan salevatın faidesinin Resulüllâh (sav) efendimize değil sadece salevat getirene olmasıdır. Keza Sünisi dahi Vüsta şerhinde “Salevattan maksat Allâh’ü teala’ya yaklaşmaktır sair dualar gibi dua edilen şahsa menfaat temini değildir” demiştir. Kuşeyri ve Kurtubi ise, menfaatın her ikisine de (yani hem okuyana hemde Peygamber efendimize) aid olduğunu söylemişlerdir. Her iki kavle göre de salevat bir ibadettir onunla Allâh-ü teala’ya yaklaşılır.[12] Delaili Hayrat’ın birinci faslında bildirdiğine göre Ebu Süleyman Darani “Her kim Allâh’tan bir hacet isteyecekse Resulüllâh (sav) efendimize çok salevat getirsin sonra Allâh’tan hacetini dilesin ve duasını yine salevat ile bitirsin zira Allâh-ü teala her ili salevatı kabul eder aralarındaki duayı bırakmayı keremine yakıştıramaz” demiştir. Fasi Delaili Hayrat’ı şerh ederken şöyle dedi “Bazı ulemaya göre Ebu Süleyman’ın sözü şöyle tamamlanır : Amellerin hepsinde kabul edileni ve edilmeyeni vardır bundan yalnız salevat müstesnadır. Çünkü o makbuldür red edilmez.[13]
[6] Çünkü bunların ilk oturuşu da son oturuş sayılır çünkü nafilelerin her iki rekatı başlı başına bir namazdır. Vitirde kunuttan sonra mekruh değildir.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Wavy Myspace Scroller



















































Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Hz. Ömer şöyle anlatıyor: Biz Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile otururken simsiyah saçlı ve bembeyaz elbiseli bir adam çıkageldi ve bizden kimse de onu tanımıyordu.
Eğer yoldan gelmiş osa idi yol yorgunluğu, kum fırtınasının etkileri gibi seferin meşakkatlerinin üzerinde görülmesi gerekirdi ve eğer yoldan gelmemiş ise zaten şehrin nüfusu belli herkes dede ve baba isimleriyle bile biliniyor ama şahıs tanınmıyor. O halde kimdi bu insan?
Ta ki Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına (geldi ve) oturdu. Dizlerini dizine dayayıp elini de dizinin üzerine koydu. Sanki oradakilere bir Peygamberin önünde nasıl oturulacağını öğretiyordu. Bu arada alimlerin de Peygamber varisleri oldukları unutulmamalı.
İslam nedir, diye sordu. Efendimiz de; “Allah’a şerik ittihaz etmemek, namazı kılmak, zekatı vermek, Ramazan orucunu tutmak.” buyurdu.
Doğru söyledin dedi.
(Tabi yine hayret verici bir şey soru sormak o konudaki cehaleti gerektirir. Peygamberi tasdikse konuya vukufiyeti bildirir. Madem biliyor niye soruyor?)
İman nedir, diye sordu. Efendimiz; “İman, Allah’a, Meleklerine, Kitaba, Peygamberlerine inanmak ve yine öldükten sonra dirilmeye inanmak.” dedi.
Doğru söyledin dedi.
Sonra ihsan nedir, dedi.
“İhsan, Allah’ı görüyor gibi ibadet etmen. Sen onu görmesen de O seni görmektedir.” buyurdu.
Buraya kadar İslam’ın üç temel özelliğinden bahsedildi.
Birincisi: İslam, yani âzâların yaptığı ibadetler namaz; bedenle zekat; hem mal hem beden...
İkincisi: Azalarla değil de yeri sadece kalbi olan iman bir insanın hakiki insanın inanmadığını bilemeyiz. Ta ki kalbini açmadıkça.
Üçüncüsü: Amel eden beden ile inanan kalp arasında bir köprü bir bağ, ibadetleri arıtma, saflaştırma köprüsü.
Hz. Ömer’in ben münafık oldum diyen sahabiye sebebini sorması ve onun da huzuru Resuldeki haliyle ailesi arasındaykenki halinin farklılığından şikayeti çok manidardır.
Demek ki sahabe Resulullah’ın huzurunda ayrı bir şevk ayrı bir haz ve ayrı bir itminan dugusu içinde. Hatta dünyalıktan başka işi olmayan bir çöl bedevisi bile Efendimizin meclisinde bir kere bulunması onu öyle değiştiriyordu ki artık kendisine yepyeni ve tertemiz bir hayat seçiyordu.
İşte insanlar o ortamda ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir insanın yanında istenilen ihsanı çok iyi yaşadılar.
Hz. Ali’nin ayağına batan ok parçasını ben namazdayken çıkarın zira hissetmem demesi bu ihsana ulaşmanın belirtisidir. Toplumsal hayattan çok çok uzak bedeviler bile Efendimiz hazretleriyle geçirdikleri birkaç yıl sayesinde bir insanın insan olması gereken bütün vasıfları üzerinde taşıyan medeniyetler üstü bir topluluk oluyorlar. Herşey yerli yerinde giderken muayyen olan vakit geliyor ve alemlerin sultanı darul ukbaya irtihal ediyor.
İslamiyetin sınırları gayet genişledi. Artık yağmurun batıya veya doğuya yağması o kadar önemli değildi. Nasıl olsa İslam topraklarına düşecekti. Tabi bu toprak genişlemesiyle beraber müslümanlar da zenginledi. Dünya malı onları en hassas yerlerinden vurdu artık. Kalbin eski hassasiyeti kalmadı. Namazda konan sinek bile namazın fesadına götürüyordu. İhsan köprüsü çöktü artık amel eden aza ile inanan kalp ayrı ayrı çalışıyordu.
Feraset sahipleri bu köprünün hemen onarılması gerektiğini idrak ettiler. Malzemesi için de yaptığımız müddetçe yıkılmayacak iki sağlam şeyi seçtiler ve İslami hayatın kurallarını seçtiler. Sloganları ise “adımı adımına ittiba” sünneti hayatı kurallaştırıp bir hayat düzeni haline getirdiler ve ihsana ulaştılar. İşte siz bu yola ister ihsanın tekrar imarı deyin, ister adımı adımına ittiba deyin, ister nefis terbiyesi isterse tarikat (yollar) deyin hepsi aynı yere çıkar.
Artık Efendimizin yatması, kalkması, tavsiyeleri, hatta namaz kıldığı yerleri bile tesbit edip aynı yerde kıldılar.
Çocuklarımız baba! Peygamber Efendimizin yaşayışı nasıldı diye sorduklarında, işte Ahmet amcan, işte Zeki amcan gibiydi diye göstereceğimiz şahsiyetler çıktı ortaya. Bu aziz topluluk bir çok başarıya imza attılar. Sonraki gelen nesillerde de Ahmet ve Zeki amcaları çıktılar ama ilk nesildeki kadar fazla değillerdi.
Ben sofilerin çokca yetişememesini iki şeye bağlıyorum: Ya İnsanların yetişmesi için bu kuralların asra göre daha değişik uslup ve yöntemlere bindirilmesi. Ya da, ki kalbim buna kani, şimdiki sofilerin (madem tasavvuf sünneti adımı adımına ittiba) ilmi yetersizlikleri. Sünnetler bilinmediklerinden veya ihmalden yapılmayıp sünnet olmayan şeylerin sünnet gibi yapılmaları. Yaşamak için sünneti bir yaşamın illa kalbe ilham yoluyla doğmasını beklemek hata olur. Hadis ve tefsir kitapları raflarda heder olmaktadır. Bir müridin yüzüne Kur’an okuyamaması en azından bir Buhari ve bir İlmihali bunun yanında bir akaid, siyer ve adap kitabını okumaması başlıbaşına bir ham sofuluk olabilir. Belki eksiklik budur. Belki de başka bir noktadadır. En iyiyi bilen Allah’tır.
Ricamız: O insanların sayılarının artabildiği kadar artmasıdır ve böylece sünnete ulaşma adı altında bir kaç yol ortaya çıktı. Kimileri kendini sadece cehri zikre adarken kimileri de sadece hafî zikre adadılar.
Cehri zikre adayanlar bunu ta Hz. Ömer’e hafi zikre adayanlar da bunu Hz. Ebubekir’e bağladılar. Bunların sebebini o şahısların fıtrî hallerinden dolayı olsa gerek.
Hafi zikrin Hz. Ebubekir’e, cehrininde Hz. Ömer veya Ali’ye niçin bağlandığına dair şimdiye kadar bir nakli delil müşahede etmedim. Mevzumuz buraya kadardı. Ama hadisin yarım kalmaması açısından hadisi tamamlamak istiyorum. Ve o adam saat ne zaman (kıyametin saati) diye sordu. Efendimiz: “Sorulan sorandan fazla birşey bilmiyor.” dedi. (Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bile böyle dedikten sonra birilerinin kıyamet hakkında konuşmaması gerekir.)
Alametlerinden haber ver deyince: Kölenin rabbini doğurması dedi.
(Ya kölenin Efendisinden çocuğu olunca o cariyenin o anda hür olması teşbih edilmiş olabilir. Ya da kıyamet zamanı doğan çocukların sanki bir terbiye edici gibi ve anneleri de sanki bir köleymiş gibi davranmaları olabilir) ve yalın, çıplak, fakir, köy çobanlarını bina yarıştırırken görmen (Fakir insanların bir anda zengin olması olabileceği gibi bina; güç ve iktidara diğer vasıflar da; çapulculuğa delalet edeceğinden kıyamet zamanı iktidarın çapulcu takımının elinde olacağını anlatmış olabilir). Hz. Ömer devam ediyor. Sonra (şahıs) gitti.Çokca düşündüm (3 gün olduğu rivayet var).
(Buluştuğumuzda) soru soranın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Allah ve Rasulu en iyi bilendir dedim. O Cibrildi size dininizi öğretmek için geldi buyurdu. (Buhari ve Müslim)
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı